İnsanlık olarak, sahip olduğumuz değerlerin kıymetini çoğu zaman idrak edemiyor, her şeyi büyük bir süratle tüketiyoruz. Bilinçli ya da bilinçsizce, müdahil olarak ya da seyirci kalarak sergilediğimiz bu kayıtsızlık içinde, “yeryüzünü unutmanın, aslında zamanı ve mekânı unutmak olduğu” gerçeği hiç aklımıza gelmiyor. Günümüzde tanık olduğumuz yaygın yangınlar ve bir türlü son bulmayan çatışmalar, bu derin unutkanlığın en belirgin işaretleridir.
Yeryüzünün Sessiz Çığlığı
İnsanın aklına, yeryüzünün bu denli derin acısını hissedebilmek için tüm bu olumsuzlukları deneyimlemiş olmak mı gerektiği sorusu geliyor. Bu soruyu kendimize yöneltmeli; zira gezegenimizin sesi, biz onu işitmeyi geciktirdikçe daha da kesif bir sessizliğe bürünüyor. Azalan çekirge sesleri, kuşların dahi yaşadığı tedirginliği gözler önüne seriyor. Hayatta kalabildiğimizi, yeryüzünün tüm canlılarla anlam bulduğunu bize aktaran doğanın kendisi değil midir? Eğer bir yaşam prensibimiz varsa, bunu doğaya ve bilime borçlu olduğumuza inanırım.
Varoluşun Temeli: Doğa ve Bilim
Ünlü düşünür Michel Serres’in belirttiği gibi, “İnsan aklı majör, dış doğa minör.” Varoluşumuzun anlamı, bu iki unsurun bir araya geldiği noktada tam bir bütünlük kazanmaz mı? Ortak yaşam bilincini oluşturmanın yolu tam da buradan geçiyor: kişinin kendisine ve doğaya özenle yaklaşması. Ancak bu yeterli değil; sorgulayarak sahiplenmek, her şeyin ardındaki ‘neden’leri ve ‘niçin’leri kavramak da elzemdir. Zira birinden diğerine olan vazgeçiş, beraberinde yıkımı getirir. İnsanlığın içinde bulunduğu çıkmaz tam da bu değil midir: bir şeyden kolayca feragat edebilme eğilimi?
Politikanın Gölgesinde Barbarlık
Her meselenin sadece “politika” ile çözülebileceği yanılgısına kapılan bir zihniyetin etki alanı genişledikçe, toplum olarak hem maddi hem de manevi anlamda giderek fakirleşiyor ve yoksun kalıyoruz. Saldırgan bir dilin her yerde hüküm sürdüğü bu dönemde, kelimeler adeta bir kılıç misali savrulup duruyor. Bu tür bir söylemin savunucuları, her an bir çatışmaya hazır bekliyor. Bir toplumun saflığını nasıl yitirdiğini tam da buradan gözlemleyebiliriz! Süreç önce dilin kabalaşmasıyla başlar, ardından bakışlar sertleşir ve nihayetinde doğaya, insana ve tüm canlı türlerine karşı yönelen aynı barbarlık giderek artar.
Ancak Homeros’un çağrısına kulak verdiğimizde, o yüce destanın her bir kelimesi bize derin anlamlar fısıldar. Onun eserlerinde insana, hayata, yeryüzüne ve doğaya dair pek çok ders bulunur. Ozanın davetine icabet etmeliyiz. Orada, öfkesine mağlup olanın çektiği acı da, yaşamak uğruna verilen mücadelenin nasıl bir tecrübe olduğu da mevcuttur. “Yaşat ki yaşayasın” düsturunu benimsemeliyiz. Acının acıyı, öfkenin öfkeyi beslediği bu çağda, iyiliği gölgeleyen her türlü unsura yabancı kalmalıyız. “Savaşsa savaş, kavgaysa kavga” diyen o hoyrat dili bertaraf etmek için bugün İlyada’yı okumalı ve şairin şu anlamlı sözünü anmalıyız: “Haydi hepiniz bir olun, atılın öne, sağlam olur elbirliğiyle yapılan iş.” (**)
Modernleşmenin Yıkıcı Yüzü ve Çağrı
Barbarlık, kendine sürekli kurban arayışındadır. Doğadaki her canlı, onun gözünde birer hedeftir ve yok edilmeleri gerekir. Bu yıkıcı ve öfkeli tutum, aslında kör bir nefretin sonucudur. Onun sebep olduğu tahribattan çekinmeliyiz… Michel Serres’in ifade ettiği gibi, “Modernleşme artık bu tiksindirici kültürden yorulmaya başladı.” Günümüzde barbarlığın yükselen sesi, aslında modernleşmenin beraberinde getirdiği yıkıcı etkilerle başlıyor. Aynı zamanda, yerel değerlerden ve kimliklerden uzaklaşıyoruz. Sahip olduğumuz her şey saldırılara maruz kalıyor, talan ediliyor. Sularımız şişelenip ticarileştiriliyor, dağlarımız delik deşik ediliyor ve topraklarımız yabancı ellerin esiri haline geliyor. Bize ait olan doğal miras da bu yağma ve tahribattan nasibini alıyor. Bu durum yayıldıkça, yıkımın etkileri daha da belirginleşiyor.
Yaşanan yangınlar, savaşlar ve kayıpların ardından sarf edilen sözlere dönüp bakıyoruz. Bir tarafta kümelenerek güçlenen katı ve bozuk bir zihniyet varken, diğer yanda kendi gücünün henüz farkında olmayan kitlelerin dağınıklığı göze çarpıyor. Toplumda sürekli bir şikayet hali hüküm sürüyor; sadece sonuçlara odaklanılıyor, ‘nedenler’ ve ‘niçinler’ üzerinde düşünülmüyor. Zira en zor olanı, çözüm üretmek adına somut adımlar atmaktır. Kalabalıkların sayısı tek başına yeterli değil; asıl önemli olan, parçalanmış vicdanları ortak bir sorumluluk etrafında birleştirebilmektir. Günümüzdeki tablo karşısında bu, kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bir “oldu bitti” zihniyetine ‘dur’ diyebilmek için öncelikle içimizdeki sesi harekete geçirmeli, o alarm zili çalınmalıdır. Yeryüzünün ve doğanın bize sunduğu nimetleri korumamız gerekirken, her şeye hoyratça davranıyoruz. Oysa yaşamın devamlılığı için bu değerlere şiddetle ihtiyacımız var. Dahası, bu yıkıcı tutumu bile isteye egemen kılıyoruz…
Kendi içimizdeki bu yıkıcı eğilimi fark etmedikçe ileriye gidemeyiz. “Vatanseverlikleri cüzdanlarındaki para kadar olan” zihniyetlerin hezeyanları dört bir yanımızı kuşatmış durumda. Michel Serres’in de belirttiği gibi: “Şimdiye kadar dünyayı yönetme biçimimiz düşmanlıktan geçiyordu, aynı şekilde tarihin zamanının motoru da kavgaydı. Ufukta topyekûn bir değişiklik var: bizim değişimimiz.” Evet, kaçınılmaz olan da budur. Aksi takdirde, her türlü barbarlık kapımızı çalacaktır. Yeryüzünün endişesi, en nihayetinde insanın kendi vicdanına yazılmış en kadim sorudur ve yanı başında cereyan eden sessiz yıkımı bile idrak edemeyenler için sonrasında söylenecek her kelime noksan, tutulacak her yas ise yarım kalacaktır.
(*) Doğayla Sözleşme, Michel Serres; Çev.: Turhan Ilgaz, 1994, YKY., 143 s.
(**) İlyada, Homeros; Çev.: Azra Erhat-A. Kadir, Mart 2014, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., 606 s.

