Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti niteliklerini değiştirmeyi birincil ve temel gayesi olarak belirleyen iktidarın bu hedefi, kendi beyanları, icraatları ve Anayasa Mahkemesi kararıyla net bir şekilde ortaya çıkmıştı.
Bu amaç tamamen hatalıydı. Zira, iktidarın “Yüz yıllık parantez” diye küçümsediği Cumhuriyet rejimi, ortaçağda bocalayan ve yıkılmakta olan bir Din-Tarım İmparatorluğu’nu çağdaş bir devlete dönüştürerek yeniden hayata kazandırmıştı. Böyle bir geçmişten geriye dönüş, yüz yıldır modern bir yaşam biçimine, bu yaşamın sunduğu hak, özgürlük ve imkanlara adapte olmuş bir toplumda imkansızdı. Daha önce defalarca vurgulandığı üzere, böylesine imkansız bir hedefe yönelik çaba, hem topluma derin acılar yaşatacak hem de akim kalacaktı. Bugün yaşanan bu sıkıntılı dönemin kökeninde yatan temel neden budur.
“Şahsım Devleti Rejimi”nin Üç Acı Gerçeği
Türkiye’nin yaklaşık 24 yıllık AKP iktidarı sürecinin sonunda ulaştığı nokta, daha doğrusu “Şahsım Devleti Rejiminin” ülkeyi getirdiği üç durum oldukça belirgin bir şekilde gözler önüne serilmektedir:
- Ülkede adalet mekanizması yok oldu.
- İnsanlar geçimlerini sağlayamaz hale geldi.
- Devletin yapısının değiştiği ve daha da değişeceği belirtildiği için, vatandaşların mevcut ve geleceğe yönelik maddi ve manevi yaşam güvenceleri tamamen ortadan kalktı.
Değişimin Hızlanması ve İktidarın Panik Hamleleri
2007 yılında netleşen bu dönüşüm süreci, 2010 ve 2015 yıllarında ivme kazanmış, 2017’deki “Sözde Halkoylaması” ile yeni bir momentum elde etmiştir. 2024 seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin birinci parti olarak çıkmasıyla telaşa kapılan İktidar, sömürü, baskı ve rejim değişikliği çabalarını tahammül edilemez seviyelere yükseltmiştir.
Bu tırmanış öyle yüksek noktalara ulaşmıştır ki, o zamana kadar bu durumların yeterince farkında olmayan kamuoyunun belirli kesimlerini (ve hiç kuşkusuz tüm siyasetçiler gibi, iktidar içindeki bazı kişileri) de rahatsız etmeye başlamıştır. Bu süreçte iktidarın kendi temellerini hızla kemiren son dönemdeki vahim hamleleri üç ana başlık altında toplanmaktadır:
1. Adaletin Erozyonu ve Medya Baskısı
Haksız, hukuksuz ve yetersiz bir şekilde hazırlanmış bir iddianame ile başlatılan ve kamuoyunun gözleri önüne serilen Ekrem İmamoğlu ve Cumhuriyet Halk Partisi davasının temsil ettiği adaletin yok edilmesi süreci öne çıkmaktadır. Bununla birlikte, Merdan Yanardağ’ın casuslukla itham edilmesi ve TELE 1’e el konulması, son olarak Alican Uludağ ve İsmail Arı olaylarıyla simgelenen medya üzerindeki ağır baskı, bu erozyonun açık göstergeleridir.
2. Ortadoğu Savaşı ve Geçim Krizinin Derinleşmesi
Halihazırda yüksek enflasyonla şiddetlenen geçim zorluğunun, Türkiye’nin 2011 yılından itibaren aktif olarak katıldığı Ortadoğu Savaşı koşullarında, daha da artarak bunaltıcı bir düzeye varması, toplumsal gerilimi tırmandıran önemli bir faktördür.
3. “Açılım” Sürecinin Yarattığı Belirsizlik ve Umutsuzluk
“Açılım” sürecinin ilerlemesiyle meydana gelen; Lozan Antlaşması’na, Üniter Devlet yapısına ve Cumhuriyet’e düşman olan çevrelerin, Türk, Kürt, Arap etnikçiliği üzerinden kışkırttıkları rejim değişikliği söylemlerinin yarattığı belirsizlik ve umutsuzluk, toplumsal barışı tehdit etmektedir.
İktidarın kendi kendini aşındırmasında bir beis olmamakla birlikte, bu süreçte topluma bu denli ıstırap çektirmesini hoş görmek mümkün değildir!

