Adalet sisteminde kimsenin ayrıcalıklı konumu olmaması ve yargılanamaz statüsünde bulunmaması temel bir prensiptir. Ancak, basit bir tazminat davasına konu olabilecek, hatta suç bile teşkil etmeyecek durumlar için verilen tutuklama kararları, kamuoyunun adalete olan inancını ciddi biçimde sarsmaktadır. Özellikle gazetecilere yönelik bu uygulamalar, mesleki faaliyetlerin özgürce icra edilmesini engellemekle kalmayıp, hukuk devleti ilkesini de zayıflatmaktadır.
Gazetecilik ve Hukukun Eski Dengesi
Gazeteci kimliğiyle mesleki yolculuğumuza başladığımız günden itibaren, aleyhimizde açılan suç duyuruları, tazminat ve ceza davaları ile tekzip metinleriyle sıkça karşılaşmaya alışkınız. Ne var ki, AKP iktidarı öncesindeki dönemde, gazetecilere yönelik bu tür başvuruların önemli bir kısmı basın savcıları tarafından elenirdi. Suç duyurularının yasalara göre bir suç teşkil edip etmediği incelenir, çoğu zaman ifadeye dahi çağrılmamız gerekmezdi. Bazı durumlarda ifademiz alınır ve ardından dosya kapatılırdı. Çok nadiren dava açılır ve mahkeme aşamasında dosyanın kapanması söz konusu olurdu.
Gazetecilerin işleyebileceği suçlar genellikle hapis cezası gerektirmeyen nitelikte olduğu için, aleyhlerinde dava sonuçlansa bile cezaevine girmezlerdi. Bir gazetecinin bir davadan ceza alması, hele ki tutuklanması, o dönemde büyük bir olay olarak değerlendirilirdi.
2010 Referandumu ve Yargının Dönüşümü
Bu durum, AKP’nin “yargı reformu” adı altında gerçekleştirdiği, ancak gerçekte yargıyı siyasal bir araca dönüştüren 2010 referandumuna kadar devam etti. O dönemdeki “yetmez ama evet” diyenlerin etkisiyle, artık yargı istediği kişiyi tutuklayabiliyor, ev hapsi uygulayabiliyor veya yurt dışına çıkış yasağı koyabiliyor. Zira suçlamaların muğlak ve yoruma açık olması, bu tür kararların alınmasını kolaylaştırıyor.
Halkı kin ve düşmanlığa sevk etme veya aşağılama, yanıltıcı bilgiyi alenen yayma, nefret suçu işleme, cumhurbaşkanına ve kamu görevlilerine hakaret gibi suçlar, ne yazık ki hep gazetecilerin aleyhine yorumlanmakta ve genellikle hapis cezası gerektirmeyen bu suçlardan tutuklama kararları sıradan hale gelmiş durumda.
Seçici Adalet Anlayışı ve Çifte Standartlar
Yukarıda bahsettiğimiz “katalog suçları”, nedense her zaman muhalif olarak nitelendirilen medya mensupları tarafından işleniyor. İktidarı destekleyen medya kuruluşlarında ise bu suçları işlemek serbest. Hatta öldürülmesi gereken muhaliflerin listesini televizyon ekranından açıkça ilan etseniz bile herhangi bir ceza almıyorsunuz.
AKP’yi destekleyen gazetecilere hakaret etmek, halkın belirli bir kesimini aşağılamak veya yalan bilgiyi açıkça yaymak, bazı çevreler için suç kapsamına girmiyor. Ancak muhalif medyada görev yapıyorsanız, haberlerinizin belgesi olsa bile, hatta daha önce yayımlanmış bilgileri hatırlatmanız bile suç teşkil edebiliyor.
Keşke durum sadece bununla sınırlı kalsaydı. Muhalif kimliğiniz varsa, kaçma şüphesi altında muamele görüyorsunuz ve bu da tutuklanma kararını beraberinde getiriyor. Oysa bugüne kadar kaç gazetecinin gerçekten kaçtığı meçhul.
“Rehine Takası” Şüpheleri ve Son Örnekler
Son iki yılda, hukuk terazisinin ayarı iyice kaçtı. Önce Fatih Altaylı, ardından Enver Aysever tutuklandı. İşledikleri iddia edilen suçlar, tutuklanmayı bırakın, dava açılmasını bile gerektirmeyecek nitelikteydi. En fazla meslek örgütlerine başvurulup, kınama cezası talep edilebilirdi.
Diyelim ki bir tazminat davası söz konusu olsun; ancak tutuklama ve aylarca cezaevinde tutma uygulamasının ne anlamı var?
Fatih Altaylı için “Yeter, burnu sürtüldü” denilip serbest bırakıldı. Hemen ardından, onun yerine Alican Uludağ alındı. Enver Aysever serbest bırakıldığında rahat bir nefes almıştık. Ama belli ki “Oh!” çekenlere “Siz misiniz rahatlayan? O zaman yerine İsmail Arı’yı alalım da görün” denildi.
Bu yaşananlar, bir “rehine takası” mı?
Sanki “alın bunu, verin şunu” şeklinde bir çetele tutuluyormuş gibi bir izlenim oluşuyor.
Gazetecilerin Savunmasızlığı ve Çözüm Önerisi
Gazeteciler, kamu otoritesi ve iktidarın gücü karşısında oldukça savunmasız bir konumda bulunuyorlar. Dava açan kişinin kimliği ortaya çıktığında, yargı süreci başlamadan peşin hükümlü bir ceza ile karşılaşacağınızı biliyorsunuz. Eğer hakkınızda suç isnadında bulunan kişi bir bakan, yargı mensubu veya üst düzey bir bürokratsa, hiçbir şansınız kalmıyor.
Peki, tutuklanan gazeteciler bu yolla gerçekten “tövbe mi ediyor”?
Eğer bir gazeteci hapisle yola getirilebilseydi, Menderes dönemi ve darbeciler bunu çoktan başarmış olurdu. En doğrusu, bu sevdadan vazgeçilmesidir.

