Ulu Önder Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politika felsefesinin temel taşı olarak devlete miras bıraktığı “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi, sadece özlü değil, aynı zamanda son derece derin bir anlam taşımaktadır. Bu güçlü ifade, yüzyıllar boyunca birçok coğrafyada cesurca savaşmış, yeri geldiğinde yalın ayak cepheden cepheye koşmuş olan milletimizin en büyük gücünün, aslında barışı inşa etmek, korumak ve yaymak olduğunu bizlere öğütlemiştir.
Atatürk’ün Mirası: “Yurtta ve Cihanda Sulh”
Kendi içinde güçlü bir Türkiye’nin, doğru bir barış diplomasisi izleyerek hem yakın coğrafyasında hem de dünya genelinde nasıl bir kudrete ulaşacağının rehberi niteliğindeki bu ilke, sorumluluk ve görev bilinciyle hareket edenler için tarih boyunca hep ısrarla hatırlatılmış ve hatırlatılmaya devam edecektir. Ancak ne yazık ki, günümüz iktidarının bu kadim prensibi gerektiği gibi idrak edemediği gözlemlenmektedir.
Mevcut İktidarın İlkeye Bakışı ve Yansımaları
İktidar, işine geldiğinde Cumhuriyet’in “Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışını ve akılcı dış siyasetin temel prensiplerini yok sayarken, zor duruma düştüğünde ise “iç tahkim” ve “dünya barışı” gibi kavramları hatırlatarak ülkemizin uluslararası itibarını ve konumunu zedeleyen bir yaklaşım sergilemektedir. Bugün bir kez daha, Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesine sığınmaya çalıştığı görülmektedir.
Dış Politikada Güven Kaybı: “Cihanda Sulh”un İhmali
Güncel dünya düzeninin altüst olduğu bir dönemde, “Cihanda sulh”un ne denli kritik bir strateji olduğunu kavramak hayati önem taşımaktadır. İç siyasetteki çıkarlar ve kişisel ilişkiler üzerine inşa edilen bir dış politika hattı, Türkiye’ye telafisi zor bir itibar ve irtifa kaybı yaşatmıştır. Yalnızca son 15 yılda, dış politikadaki keskin dönüşler, esneklikle açıklanamayacak söylemler ve alınan kararlardaki U dönüşleri ile kadim devlet geleneğimize tamamen aykırı bir tutarsızlık dönemi yaşanmıştır. Bu süreçte Türkiye, daha bağımlı, etkin bir duruş sergileyemeyen ve birikimlerine zarar verilen bir pozisyona düşmüştür.
Yurtiçindeki Tragik Durum: Demokrasi ve Hukuk Devletine Yönelik Tehditler
“Yurtta sulh” durumu ise kelimenin tam anlamıyla trajik bir tablo sergilemektedir. İstikrarlı bir kötülük, sınırsız bir kuralsızlık, anayasayı ve kanunları hiçe sayan garabet “cumhurbaşkanlığı sistemi” ile otokrasiye geçişin yaşandığı, toplumu kutuplaştıran, ayrıştıran, muhalifleri düşmanlaştıran, rakiplerini tasfiye etmeye çalışan, demokrasinin ve Cumhuriyet’in tüm kurallarını ihlal ve imha etme çabasındaki bir iktidar dönemi yaşanmaktadır. Rakiplerine kumpas, montaj, yalan ve iftira düzenleri kuran; devletin ve kurumlarının tüm gücüyle saldıran, yargıyı araçsallaştıran, güçler ayrılığını yok ederek büyük bir kriz yaratan ve ağır bedeller ödeten bir süreçten geçmekteyiz. Milli irade hırsızlığını kayyım atamalarıyla başlatan, artık 200’e yakın kayyımın bulunduğu, belediye gaspı, ahlak dışı teklif ve ele geçirme yöntemlerini sürdüren bir zihniyetle karşı karşıyayız.
Yargının Araçsallaştırılması ve Demokrasiye Darbe
Demokrasi tarihimizin kara lekesi olan ve uydurma gerekçelerle yargı eliyle İstanbul seçimini iptal ettiren siyasi anlayış, bu iktidara aittir. Bu dönemde, yargının iktidar gücünün ve bir parti devleti anlayışının kullanışlı bir aracı haline geldiği ayrı bir evreye tanık olunmaktadır. Bir hakimin önce bakan yardımcısı, ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, sonra siyasi darbe sistemi sürecinin bir aparatı olduktan sonra Adalet Bakanı olarak HSK’nin başına geçmesi, 19 Mart siyasi darbesinin tescilli bir kanıtıdır.
Mevcut İktidarın Vahameti ve 24 Yıllık Tahribat
Sıralanan bu siyasi anlayışın önemli birkaç örneğine sayfalarca yeni örnekler eklenebilir. Her biri “dünya otokrasi uygulamaları” kitabına yeni sayfalar ekleyecek niteliktedir. Ne “cihanda sulh” ne de “yurtta sulh” prensibine riayet etmeyen iktidar, zorda kaldığında bu ilkeleri hatırlatmaya çalışırken hiçbir sağlam siyasi yol izlememiş ve Türkiye’ye 24 yıllık süreçte çok büyük zararlar vermişken, iktidarının sonuna da yaklaşmaktadır.
Yanlış Tanı, Ağır Sonuçlar: Türkiye’nin Mevcut Durumu
Doğru teşhis konulmadığı takdirde tedavi mümkün olmayacaktır. Son 24 yılda Türkiye, Avrupa’da her alanda sonuncu sıralarda, dünya genelinde ise dip seviyelerde mücadele eden bir konuma gelmiştir. Ekonomik ve toplumsal direnci büyük hasar görmüş, içerideki birlik iradesi zedelenmiş ve dışarıdan gelen tehditlere hazırlıksız yakalanmış bir ülkeyiz. Enerjisi tükenmiş, yozlaşmış, bitkin düşmüş, çökmüş bir iktidar düzeni ve ucube cumhurbaşkanlığı sistemi ve dönemi artık kapanmak zorundadır.
Cumhuriyetin Temel Taşları ve Geleceğin Güvencesi
Bugün Ortadoğu’nun kalbindeki savaşlara ve Türkiye’nin çevresinde yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen, cennet vatanımızı ve 103 yıllık Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ayakta tutan yegane güç; kuruluşundaki laik, demokratik hukuk devleti olma ilkeleri, toplumun sarsılmaz inancı ve kudreti ile Atatürk’ün 86 milyona emaneti olan “Yurtta sulh, cihanda sulh” ve “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkelerinin genetiğimize işlemiş hali olmuştur.
Ekonomik Çöküş ve Uluslararası İzolasyon
Yüzde 30’lar ile dünyanın en yüksek enflasyonunun yaşandığı ülkemizde, milletin yüzde 80’e yakını adalete olan inancını yitirmiş, yüzde 70’e yakını ise iktidara güvenemez hale gelmiştir. Adalete inancın ve hükümete güvenin yerlerde süründüğü bu dönemde, iktidarı tahkim etmenin yolu maalesef yargı koridorlarına ve korku politikalarına mahkûm edilmiştir. Adalet sisteminin tamamen kendi siyasi çıkarları için kullanıldığı bir dönemde, toplumdaki adalet duygusu yerle bir edilmektedir.
Türkiye, en pahalı faizle borçlanan, dış yatırımın dibe vurduğu bir süreçten geçmektedir. Savunma sistemimiz S400 meselesiyle kilitlenmiş, 20 yıldır yeni uçak alımı yapılamamış, mevcut F16 uçaklarının modernizasyonu dahi gerçekleştirilememiştir. Hatta üzülerek belirtmeliyim ki Umman’ın eski uçaklarını satın almaya çalışacak duruma gelinmiş, gururumuz Kaan uçağına motor temin edilemeyecek şekilde uluslararası ilişkilerimiz zedelenmiştir. Avrupa Birliği’nden uzaklaşmış; yorgun, bitkin, demokrasi ve hukuk devleti kurallarını hiçe sayarak itibarsızlaşmaya başlayan bir dönemdeyiz. Muhalefete saldıran, rakibinden korkan, memleketi kendisinin sanan, antidemokratik ve otokrat bir zihniyetin uygulamalarıyla karşı karşıyayız.
Yanlış Dış Politika Anlayışı ve Uluslararası İtibarsızlaşma
Meşruiyetini ABD’de arayan, dünya liderliğini çılgın bir ejderhaya dönüşmüş haliyle Kanada’dan Grönland’a, Venezuela’dan İran’a, kuralları yerle bir ederek her tarafa ağzından çıkan ateş toplarını püskürten ve bu hışımla kuyruğunu bütün evrensel değerlere karşı savuran bir anlayışın peşine takılarak durumu idare etmeye çalışan zihniyet; ülkemize, milletimize ve geleceğimize hiçbir fayda sağlayamaz.
Demokrasi ve Milli Birlik İçin Ortak Mücadele
Bizim yolumuz; demokrasi, hukuk devleti, laik Türkiye Cumhuriyeti ve 86 milyon insanına her yönüyle eşit yurttaşlığı yaşatan bir gelecektir. Silivri’deki mücadelemiz büyüktür; bireysel değil, toplumsal bir nitelik taşımaktadır. Bu mücadele, bir demokrasi mücadelesidir. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ve “Yurtta cihanda sulh” ilkeleri ışığında, tarifsiz tehditlere ve gelişen rejime karşı birlik ve beraberlik içinde, tüm muhalifler olarak birlikte mücadele ederek Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılını akıl, bilim, demokrasi, adalet ve milli birlikle aydınlatmalıyız.
Biz Cumhuriyetiz.
Biz demokrasiyiz.
Biz Türkiye’yiz!
Her şey çok güzel olacak…
SEÇİLMİŞ İBB BAŞKANI

