Türkiye’nin ve hatta İstanbul’un dahi henüz deneyimlemediği bazı durumların gözlemlendiği, 32 yıl öncesine uzanan ve 26 Ocak 1994 tarihinde kaleme alınan önemli notlarda, siyasi gelişmelerin yanı sıra yönetimdeki ahlaki çöküntüye dair çarpıcı tespitler yer alıyordu. Bu analizler, ilerleyen yıllarda yaşanacakların adeta birer habercisi niteliğindeydi ve geçmişten günümüze uzanan bazı sorunların kökenlerine ışık tutuyordu.
Siyasal Ahlak ve Laikliğin Güvencesi
Dönemin notları, siyasi bir oluşumun yükselişini ve bunun ardındaki temel dinamikleri şu şekilde ortaya koyuyordu:
- Dinsel esaslara dayalı politika yürüten bir siyasi oluşumun (Refah Partisi) böylesine kayda değer bir yükseliş sergilemesinin ana gerekçesi, din merkezli bir siyaset izlemesidir.
- Bu olgu, Refah Partisi’nin iktidara ulaşmasından daha büyük bir ehemmiyet taşımaktadır. Bu durum, Cumhuriyetin temel prensiplerinden biri olan laikliğin vatandaşlar için yeterli bir teminat sağlayamadığını ifşa etmekle kalmıyor; aynı zamanda laikliğe açıkça karşı duran bir siyasi oluşumun temsil ettiği dini yaklaşımların halk nezdinde muteber görüldüğünü de gözler önüne seriyor.
- Söz konusu seçimlerde Refah Partisi’nin, bilhassa İstanbul’da büyük bir atılım gerçekleştirebileceğini öngören ya da bekleyen herkes, farkında olmadan da olsa bu görüşü dile getirmektedir.
Yanılgının Kökleri: Osmanlı’dan Miras Sorunlar
Yazılan notlar, mevcut durumun temel yanılgısını ve bu yanılgının tarihsel bağlamını vurgulamaktadır:
Asıl yanılgı işte bu noktada filizlenmektedir. Zira özellikle yerel idareler ve ahlaki değerler meselesi, yalnızca Cumhuriyet dönemine ait bir sorun olmayıp, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi addedilen padişah ve halife cenaplarının hüküm sürdüğü Osmanlı Devleti döneminin de temel meselelerinden biri olmuştur.
Osmanlı’da Yerel Yönetim ve Ulema Sınıfı
Osmanlı İmparatorluğu’nun geleneksel idari yapısında, Kur’an ve dini gelenekler daima öncelikli konumda yer almıştır. Kendisinden önceki İslam devletlerinde de görüldüğü gibi, Osmanlılarda da “ulema sınıfı” yerel yönetim işlerinden sorumlu tutuluyordu. Mahalle düzeyinde imamlar, daha üst yönetim kademelerinde ise “kadı efendiler” adli, idari ve belediyecilikle ilgili bütün vazifeleri üstlenirlerdi.
O dönemdeki belediyecilik anlayışının başlıca öncelikleri, şehrin iktisadi hayatını düzenleyici faaliyetlerdi. Gıda ve içecek fiyatlarının tespiti (narh uygulaması) ve temizlik hizmetleri bu kapsamda öne çıkıyordu.
İstanbul Belediyeciliğinde Rüşvet ve Çözümsüzlük
Modern İstanbul belediyeciliğinin başlangıcı ve rüşvetle mücadele çabaları da notlarda kendine yer bulmuştur:
İstanbul’da “şehremaneti” (belediye başkanlığı) müessesesi 1855 senesinde faaliyete geçti. Görevin başına geçen Osman Raşit Paşa’nın ilk icraatı, önüne geçilemeyen rüşvetle mücadele çabalarıydı. Memurun aldığı rüşvetin iki katını ceza olarak ödemesi kuralı ile üç aydan iki yıla kadar değişen hapis cezalarının yürürlüğe konulması bu devire tesadüf eder. Lakin, şehremini paşanın rüşveti engelleme hususunda somut bir başarı elde ettiğini iddia etmek güçtür.
1890’da Belediyenin Ahlaki Görünümü
1890 yılında Rıdvan Paşa’nın belediye başkanı olarak göreve geldiği dönemde ise, belediyenin ahlaki durumu şu şekilde tasvir ediliyordu:
“Şehremanetinin (belediyenin) nüfuz ve itibarının kalmadığı şehircilik görüşü ve memur görevini bulunmadığı, sefaret israfı ve derebeyliğin, iltimasın, bilgisizliğin hâkim kılındığı bir yönetim belediyede en üst sorumluluktaki memurlar dahi, yılda dört defa tam maaş alabilirken diğer alt hizmetlerdeki memurlar ise maaşlarını belediyelerin kaynaklarını oluşturan kurumlardan havale yoluyla ancak birkaç taksitle alırlardı. Bu dönem belediyecilik tarihinde rüşvet ve yolsuzluk uygulamalarıyla anılmaktadır” (İstanbul Şehreminleri, O.N. Engin, İstanbul. 1927, s.166. Alıntı: Yerel Yönetim ve Ahlak. ULAEMME Ankara 1993.)
Geçmişten Günümüze Yansımalar
Bu çarpıcı notlar, “parsel parsel satış” tabirinin henüz kamuoyunda belirgin bir şekilde yer almadığı, gözle görülür hale gelmediği bir zamanda, 26 Ocak 1994 tarihinde kaleme alınmıştır.
Padişah-halife hazretlerinin şeriat hukukuyla bile önüne geçemediği yolsuzluk ve ahlaksızlık vakaları karşısında, günümüzde kendisini “Osmanlı’nın devamı” olarak konumlandıran bir idari yapının durumu, ünlü bir filozofun şu veciz sözüyle anlam kazanmaktadır: “Siyasal ahlak, bu ahlakı tatbik edecek olan siyasal grubun eseridir.”

