1. Haberler
  2. Gündem
  3. İslam Dünyasının Bilim ve Modernleşme Sıkıntısı

İslam Dünyasının Bilim ve Modernleşme Sıkıntısı

Bilimsel gerçekler ile dogmatik inançlar arasındaki uçurum, İslam dünyasını modernleşme sürecinde derin bir teknoloji ve kimlik krizine sürüklüyor.

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Müslüman toplumların yüzleştiği en köklü meselelerden biri, İslam’ın son din, Hz. Muhammed’in son peygamber ve Kur’an’ın son kutsal kitap olduğu yönündeki yerleşik inanç ve iddiasıdır. Bu durum, adeta Yaratıcı’nın İslamiyet’in ardından evren, dünya ve insanlıkla olan tüm bağlantısını kestiği gibi bir algı yaratmaktadır. Bunun yanı sıra, Hz. İbrahim’in bile Müslüman olduğuna dair efsaneler ve Kur’an’ın geçmiş, bugün ve gelecek olmak üzere üç zamana ait tüm bilgileri içerdiği sanrısı da önemli bir sorun teşkil etmektedir. Bilim dünyası, bu türden saplantılı iddiaları ancak birer hurafeden ibaret görür.

İnanç Temelleri ve Evrensel Gerçekler

Bakara suresinin 22. ayetinde yer alan “firaş” kelimesiyle, Allah’ın yeryüzünü, üzerinde yaşamın imkânsız olacağı engebeli bir tümsek yerine, düz bir zemin şeklinde serdiğinin buyrulduğu aktarılmaktadır. Bu ayetten hareketle, yeryüzünün düz olduğu düşüncesinin açıkça ortaya çıktığı ifade edilmektedir.

Ancak, yerkürenin yuvarlak (küresel) bir yapıda olduğunu ilk kez ortaya atan kişi, MÖ 500’lü yıllarda yaşamış olan Antik Yunan filozofu ve matematikçi Pisagor olmuştur. Daha sonra Aristoteles, yaptığı gözlemlerle bu fikri desteklemiş, bilimsel olarak kesin kanıtını sunan ilk isim ise 1519-1522 yılları arasında gerçekleştirdiği dünya turuyla Ferdinand Macellan olmuştur. Ne var ki, bu bilimsel gerçekler ve doğrular, İslam dünyasında (sebebi bilinmez bir şekilde) hiçbir zaman kabul görmemiştir.

Dünya, aralıksız bir şekilde dönme hareketini sürdürmektedir. Kendi ekseni etrafındaki bir tam dönüşünü yaklaşık 24 saatte (yani bir günde) tamamlayarak gece ve gündüzün oluşmasını sağlar. Aynı zamanda, Güneş etrafında saat yönünün tersine yaklaşık 365 gün 6 saatte bir yörünge turu atmaktadır. Ekvator üzerindeki hızı saatte yaklaşık 1600 km’ye ulaşsa da, bu sabit hız nedeniyle dönüş hissedilmez.

Kur’an’ın Derlenişi ve Doğanın İşleyişi

Kur’an, günümüzdeki gibi birinci hamur kâğıda yazılı, maroken ciltli bir kitap formunda indirilmemiştir. Kur’an-ı Kerim, Hz. Muhammed döneminde çeşitli dağınık materyallere (deri parçaları, taşlar, kemikler) yazılmış ve hafızlar tarafından ezberlenmiştir. Kitap haline getirilmesi süreci ise Hz. Ebubekir döneminde, Yemame Savaşı’nda çok sayıda hafızın şehit düşmesi üzerine, Zeyd b. Sabit’in başkanlığında oluşturulan bir heyet tarafından (cemi) gerçekleştirilmiştir. Bu derlenen mushaf, Hz. Osman’ın hilafetinde çoğaltılarak resmi bir statü kazanmıştır.

Kur’an’ın Enam suresinde belirtildiği üzere: “Karanlığı yarıp tanyerini ağartan odur. Geceyi, dinlenmek için, Güneş’i, Ay’ı (vakitlerinizi) hesaplamak için yaratmıştır. İşte bu, her şeye gâlib gelen ve her şeyi bilen Allah’ın takdiridir.” Bu ve benzeri yaklaşımlar, İslam dünyasının bilimle olan çıkmazını gözler önüne sermektedir, zira hiçbir din, doğanın karmaşık işleyişine yön verme gücüne sahip değildir.

Bilimsel Gelişmeler ve Modernleşme Tembelliği

Evrenin ve dünyanın oluşumu ile hareketleri hakkında Kur’an’da yer alan bilgiler, bilimsel perspektiften geçerlilik taşımamaktadır. Haçlı Seferleri ve Rönesans dönemini takiben bilimin ulaştığı yeni bilgiler, üç kutsal kitabın içerdiği birçok bilgiyi geçersiz hale getirmiştir. Buna rağmen, İslam dünyası ne yazık ki günümüzde bile çağdaşlaşma konusunda kayda değer bir atılım sergilemekte zorlanmakta, tabir yerindeyse oldukça tembel davranmaktadır. Bu durumu, Amin Maalouf, Telos Yayınevi’ni yönettiğim sırada ilk baskısını 1997 yılında yayımladığım, büyük yankı uyandıran “Arapların Gözünden Haçlı Seferleri” adlı eserinin son sayfalarında şu şekilde dile getirir:

“Haçlı Seferleri dönemi Avrupa açısından hem ekonomik hem de kültürel alanlarda tam bir devrim başlatırken Doğu’da bu kutsal savaşlar ve karşılığındaki ‘cihat’, uzun yüzyıllar sürecek bir gerilemeye ve aydınlık düşmanlığına yol açar. Her taraftan kuşatılan İslam âlemi kendi kabuğuna çekilir. Ürkekleşir, hoşgörüsünü yitirir, savunmaya çekilir, kısırlaşır; gezegen çapındaki evrim sürüp Müslümanlar kendilerini bu gelişmenin iyice dışında kalmış hissettikçe de söz konusu tavırlar kökleşir. Bundan böyle ilerleme, “‘Öteki’ anlamına gelmektedir. Modernizm, ‘öteki’dir. Kendi kültürel ve dinsel kimliğini, Batı’nın simgelediği bu modernizmi yadsıyarak ifade etmek zorunlu muydu? Yoksa tam tersine kimliğini kaybetme riskini göze alıp kararlı bir biçimde izlemelerinin nedeni işte bu çözümsüzlüktür.” (YKY Yayınları, s.242-243)

Ancak, Doğu’nun pragmatik ve “bezirgân” zihniyeti, bu derin uçurumu kapatmak adına ilginç bir reçete sunmuştur: “Batı’nın teknik ilerlemesini, teknolojisini ve keşif ürünlerini alalım ama kendi kültürümüzü, geleneklerimizi ve göreneklerimizi koruyalım.”

Selefi Zihniyet ve Paradoksal Yaklaşım

Müslümanca düşünce yapısında “şimdi” ve “gelecek” kavramları adeta yoktur; her ikisi de “geçmiş”in bir uzantısı olarak algılanır. Bu yaklaşım, selefi düşünce olarak adlandırılır. Selefiler, kendi güncel zayıf ve geri kalmış durumlarını sorguladıklarında, cevabı şöyle formüle ederler: “Geçmişimizi terk ettiğimiz için bu durumdayız, dolayısıyla tekrar güçlü olabilmek adına geçmişin kurallarına ve yasalarına sıkı sıkıya sarılmalıyız.” Bu zihniyet, fiil çekimlerinde gelecek zamanın neredeyse bulunmadığı, ancak geçmiş zamanın baskın olduğu bir dil yapısını andırır; çünkü her iki zaman da aslında geçmişin içinde eritilmiştir. Gerçek de geçmişin derinliklerinde yer alır ve Kur’an’ın metinlerinde (naslarında) ve dogmalarında yazılıdır.

Böylesi bir düşünce tarzı, Kur’an dışında herhangi bir bilgi veya düşünce kaynağını reddetmeye yol açar. “Kâfir” olarak görülen Batı ile mücadele etmek için Batı’dan uçaklar ve füzeler alınır; ancak bu uçakları ve füzeleri üreten bilimsel düşünce ve kültürü benimsemek, “kâfir” kaynaklı olduğu gerekçesiyle “mekruh” (hoş görülmeyen, kerih) sayılır. Başka bir deyişle, “yerli ve milli” olmayan ürünleri ve teknolojiyi satın almaktan çekinilmez, fakat o ürünü yaratan ve geliştiren kültüre ve uygarlığa asla karışılmaması gerektiği inancı hâkimdir.

Modernleşme İkilemi ve Geleceğin Belirsizliği

Avrupa tarzı bir modernleşme yoluna girmek gerçekten de gerekli miydi? Kuşkusuz bu, kaçınılmaz bir zorunluluktu ve hâlâ da öyledir! Ne yazık ki, Türkiye dışında ne İran ne de Arap dünyası, bu karmaşık ikilemi başarılı bir şekilde çözebilmiştir. Günümüzde dahi, zorunlu Batılılaşma aşamaları ile yabancı düşmanlığına bürünen sert gericilik evreleri birbirini takip etmekte, bu süreç çoğu zaman şiddet içeren bir kısır döngüye dönüşmektedir.

Arap-İslam dünyası, sahip olduğu petrol kaynakları sayesinde şimdiki zamanı idare etmeyi başarabilmektedir. Ancak sonrası için durum, “düşman başına!” dedirtecek kadar belirsizdir.

İslam Dünyasının Bilim ve Modernleşme Sıkıntısı
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter