Siyaset dünyasında, rakipleri etkisiz hale getirmek için yargı mekanizmalarının kullanılması, son yirmi yılda özellikle otoriter eğilimli liderlerin başvurduğu temel stratejilerden biri haline geldi. Muhalefet lideri Özgür Özel de bir konuşmasında, Brezilya’da eski Devlet Başkanı Lula’nın siyasi rakiplerince haksız yere mahkûm edildiğini ve sonrasında yeniden başkan seçildiğini hatırlatarak bu konuya dikkat çekmişti, ancak ayrıntıya girmemişti. Bu türden vakalar, uluslararası hukuk literatüründe kapsamlı araştırmaların konusu olmuş ve hakkında zengin bir bilgi külliyatı oluşmuştur.
Yargı Silahı: Otoriter Rejimlerin Aracı
Daha önceki yazımızda bahsettiğimiz gibi, İmamoğlu’nun avukatlığını yaptığı için cezaevine konulan Mehmet Pehlivan, hapishanedeki zamanını verimli değerlendirerek bu alandaki literatürün ana hatlarını “Yargı Silahı” adlı kitabında toplamıştı (Kırmızı Kedi). Bu eserdeki bazı çarpıcı paralellikleri daha önce sizlerle paylaşmıştık. Uluslararası literatürdeki bu benzerlikler yalnızca iki yazıyla sınırlı kalmıyor; yaşadığımız döneme ait güncel bir adli gelişme, bu benzerlikleri yeniden gündeme getiriyor.
Merak ediyorsanız hemen belirtelim: Örneğin, Lula’yı dayanaksız iddialarla mahkûm ettiren savcı Deltan Dallagnol ile yargıç Sergio Moro, Lula hakkında verilen kararın ardından ne yaptılar dersiniz? Elbette, siyaset sahnesine adım attılar! İnanılmaz bir benzerlik!
Uluslararası akademik çevrelerde “yargı silahı” olarak adlandırılan bu olgu, ülkemizde ise “yargının siyasallaşması” şeklinde kavramsallaşmıştır. Bu araç sayesinde, siyasi rakipler bedensel ve siyasi olarak devre dışı bırakılarak iktidar için yeni alanlar açılmaktadır.
Yargının Siyasallaşması Sürecinin Ayırt Edici Özellikleri
Yargının siyasallaşması süreci, belirli dinamikler ve yöntemler üzerinden işlemektedir:
* “Güdümlü hareket eden belirli yargı aktörleri ön plandadır.”
* “Yok edilmek istenen hedef açıkça bellidir.”
* “Yürütülen soruşturmalar hem hedefi itibarsızlaştıracak hem de tutuklama, iletişimin dinlenmesi, itiraf anlaşmaları gibi adli tedbirlerle bir araç olarak kullanılacaktır.”
* “Ayrıca, süreç çoğu zaman örgütlü suç ve ağır cezalık suçlamalar üzerinden ilerler.”
* Ve elbette, eksik olmamalıdır: “Medya tekelleri asılsız iddiaları ‘skandal’ seviyesinde kamuoyuna sunarak, yargı mensuplarıyla eşgüdümlü bir biçimde, muhalif siyasi hedefin bertaraf edilmesine hizmet edecektir.”
Uluslararası Saptamalara ‘Başarılı’ Uyumumuz
Uluslararası hukuk literatüründe ifade edilen bu durumların hiçbiri, doğrusu, bize hiç de yabancı gelmiyor! Vay canına diyoruz, neyse ki biz o şartlarda yaşamıyoruz! Bunun şaka yollu dile getirilmesi bile aslında kabul edilemez bir durum! Ancak uluslararası alanda yapılan bu tespitlere uymakta adeta “çok başarılıyız”. Öyle ki, uluslararası literatüre dahi katkılar sağladığımızı iddia edebiliriz.
Çarpıcı bir rastlantıyla, Lula’nın yargılanması sürecinde Brezilya tarihinin neredeyse tüm yolsuzlukları aniden gün yüzüne çıkıveriyor! Meğerse ülke, muhaliflerin “yolsuzlukları” ve “suç örgütleri” yüzünden adeta inim inim inliyormuş! Hatta, “1980’lerin başında Latin Amerika ülkelerinde yalnızca 11 yolsuzluk haberine rastlanırken 10 yıl içinde bu sayı 200’e çıkmış” olması da bu durumu destekler niteliktedir.
Yolsuzluk Algısı ve Suç Patlaması İlişkisi
Yargı mekanizmasının bir “silah” olarak kullanılmaya başlanmasının ardından, “ayrıca her türlü vahşet açıkça ve sınırsız biçimde” meşrulaştırılmıştır. Zira bu tür süreçler, suç oranlarında ciddi artışlara yol açabilmektedir.
Türkiye’de de mi bir suç patlaması yaşanıyormuş, ne münasebet? Haşa! Böyle bir durumun ülkemizdeki yargı süreçleriyle ne gibi bir ilişkisi olabilir ki!
Tanıklık-İtirafçılık: Küresel Bir Norm
Aslında tanıklık-itirafçılık kurumunun da çok ciddi bir uluslararası norma dönüştüğü de gözlemlenmektedir.

