ABD-İsrail’in başlattığı İran savaşı bir ayını doldururken, bölgenin önceki dengeye dönüşü mevcut tabloda pek olası görünmüyor. Washington’ın askeri takviyesini aşamalı olarak artırmasıyla birlikte, kara harekatı ihtimali dün daha güçlü bir şekilde dile getirildi. İsrail ise Filistin’in ardından Lübnan’daki işgalini genişletme eylemini sürdürüyor. Ortadoğu’ya yönelik emperyalist saldırı dalgaları hız kesmezken, Trump ve Netanyahu dahil olmak üzere kimse ertesi güne nasıl bir Ortadoğu’da uyanılacağını tam olarak kestiremiyor gibi. Ancak her iki saldırgan taraf da kendi kamuoylarındaki geniş savaş karşıtlığına rağmen geri çekilmekten imtina ediyor; insani maliyet, askeri bütçeye getireceği yük veya iktidarlarını tehlikeye atacak sonuçlar onlar için tali öneme sahip. Belli ki önceden belirlenmiş bir plan var ve bu plan onların üzerinden ilerliyor. Çöken küresel sistemin yerine yeni arayışlar sürerken, her zamanki gibi belirli aktörler devreye sokuluyor.
Ortadoğu’da Tırmanan Gerilim ve Diplomasi Çabaları
İran savaşında diplomatik gayretler bir yandan devam ediyor. Dikkat çekici olan, arabuluculuk rolünün öncülüğünü bu sefer Pakistan’ın üstlenmesi. İslamabad, dün Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır dışişleri bakanlarına ev sahipliği yaparken, bazı değerlendirmelere göre, Hürmüz’den geçişlerin sağlanması konusunda bu ülkelerin de yer aldığı bir konsorsiyumun kurulmasına yönelik Tahran ve Washington’a öneri yapılabileceği iddiaları ortaya atıldı.
Suriye Üzerinden Yeni Enerji Koridoru Tartışmaları
Bazı kaynaklara göre ise ABD’nin eski özel temsilcisi James Jeffrey’in yerine gelen ABD elçisi Barrack, katıldığı bir oturumda Suriye’nin, Hürmüz Boğazı’ndaki enerji güvenliği krizine alternatif oluşturma potansiyeline sahip olduğunu belirtti. Esad yönetimi sırasında da gündeme gelen planlara gönderme yaparak, “Basra Körfezi, Hazar Denizi, Akdeniz ve Karadeniz’i birbirine bağlayarak Türkiye ve Suriye’yi enerji dağıtım merkezi haline getirme hedeflerini” vurguladı.
Türkiye’nin Enerji Koridorundaki Konumu ve Bölgesel Riskler
Bu görüşler arasında, doğal olarak zihinlere kaçınılmaz bir şekilde, BOP/GOP (Büyük Ortadoğu Projesi/Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Ortaklığı) gibi bölme ve parçalama projelerinde de ele alınan Türkiye’nin enerji koridoru bekçisi haline getirilmesi yönündeki iddialar gündeme geldi. Akdeniz’deki enerji mücadelesi, Kıbrıs’ta artan askeri hareketlilik, Gazze’ye uzanan İsrail-ABD hâkimiyetinin yanı sıra Karadeniz üzerinden Rusya-Ukrayna savaş hattında gerilimin bu denli tırmandığı bir süreçte, Ankara’nın çatışma ortamına sürüklenmemek adına son derece özenli hareket etmesi gerekiyor. Boğazlar ve Karadeniz konusunda Montrö Sözleşmesi’nin korunması ve kilit öneminin altı çizilmesi de büyük bir dikkatle ele alınmalıdır.
Küresel Gıda Krizi ve Türkiye’nin Tarım Politikaları
Savaşla birlikte enerji maliyetleri hızla yükselişte ve bu durumun tarım sektörü üzerindeki tesiri kayda değer. Hürmüz’e odaklanan enerji piyasalarındaki çalkantıyla beraber, gübrede de önemli bir krizin eşiğindeyiz. Dünya Gıda Örgütü (FAO) uzmanları, Hürmüz kaynaklı kesintilerin üç ayı aşması halinde buğday, pirinç ve mısır gibi ana ürünlerin üretiminde düşüş, ekim tercihlerinde değişiklik ve fiyat artışlarının öngörülebileceği konusunda uyarıda bulunuyor.
Küresel boyuttaki bu alarmı, ülkemizin kendi yanlış tarım politikalarıyla birleştirdiğimizde, gıda güvenliği meselesi son derece riskli bir hal alıyor. Geçtiğimiz hafta TÜİK tarafından yayınlanan bir raporda, 2025 yılında tahıl konusunda yaşanabilecek sorunlara vurgu yapılıyordu. Çatışmaların daha da uzaması durumunda vaziyet daha da kötüleşecek. Peki, yıllardır süregelen tarım ve gıda politikalarındaki krize karşı iktidar hangi adımları atmakta? Örneğin, uzmanların tüm uyarılarına karşın su kaynakları ve tarım arazileri muhafaza ediliyor mu, çiftçilere ihtiyaç duydukları destek ve teşvikler sağlanıyor mu, betonlaşma ve kontrolsüz madencilik faaliyetleri önleniyor mu, bölge, iklim ve altyapı odaklı, teknolojik yeniliklerden de faydalanan planlı bir üretim modeli yaygınlaştırılıyor mu, üreticiden tüketiciye zincirinde aracılık yaparak kazanç sağlayanlara müsaade edilmiyor mu? Kanal İstanbul projesindeki ısrar devam ediyor mu? Tüm bu konular göz önünde bulundurulduğunda, iktidarın bir an önce ülke genelinde bir tarım reformu için tüm uzmanlarla ve muhalefetle bir araya gelmesi yaşamsal bir öneme sahiptir.
Basın Özgürlüğüne Yönelik Baskılar: Gazetecilik Suç Değildir
Dün Kadıköy’de medyaya yönelik artan baskılar; Merdan Yanardağ, Alican Uludağ ve İsmail Arı gibi isimlerin de bulunduğu gazetecilerin tutuklanması protesto edildi. Adalet talepleriyle birlikte gazetecilerin derhal serbest bırakılması talep edildi. Meydanı dolduranların sorusu açıktı: Mesleğini yapan, halkı aydınlatan; yolsuzlukları, hukuksuzlukları, adaletsizlikleri, çeteleşmeleri, rant düzenini ve liyakatsızlığı kamuoyuna duyuran gazeteciler niçin susturulmak ve cezaevine gönderilmek isteniyor? Yağmur altında toplanan kalabalıktan bir kişinin taşıdığı pankart dikkat çekti: “Habere, konuşmaya, fikirlere özgürlük.” Her zaman dile getirdik ve yılmadan, usanmadan söylemeye devam edeceğiz: Gazetecilik bir suç değildir.

