1. Haberler
  2. Gündem
  3. Türkiye’nin Maden Ruhsatları ve Çevresel Felaket Endişesi

Türkiye’nin Maden Ruhsatları ve Çevresel Felaket Endişesi

Türkiye'de artan maden ruhsatları, İliç faciası sonrası milli parklar ve su havzalarını ciddi çevresel yıkım ve kirlilik riskiyle tehdit ediyor.

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Ülkemizde yerli ve uluslararası şirketlere tahsis edilen maden arama ruhsatlarının sayısı, özellikle altın madenciliği olmak üzere, kaygı verici bir hızla artış gösteriyor. Verilen bu izinlerin büyük bir kısmı yabancı firmalara ait olmakla birlikte, ülke içindeki belirli şirketlere de maden arama izinleri verilmeye devam ediyor. Bu durum, doğal kaynaklarımızın geleceği ve çevresel sürdürülebilirlik konularında ciddi endişeleri beraberinde getiriyor.

İliç Felaketi: Öğrenilmeyen Dersler

Bu vahim tablo, 2024 yılında İliç’te yaşanan maden faciasından yeterince ders çıkarılmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Yetersiz denetim ve kontrol mekanizmaları nedeniyle, bilinçsizce depolanan ve “liç” olarak bilinen asit yüklü atık yığını kaymış, dokuz yurttaşımız bu trajik olayda hayatını kaybetmiştir. Kayan liç materyali geniş bir alana yayılarak Karasu Vadisi yönünde ilerlemiş; yetkili kurumlar, Keban Barajı ve çevresinde su kalitesini izleme çalışmalarının başlatıldığını açıklamıştır. Resmi makamlarca paylaşılan verilerde, baraj suyunun doğrudan ve kesin bir şekilde kirlendiğine dair açık bir bulgu kamuoyuna sunulmasa da, çevresel etkiler ve olası riskler hakkındaki tedirginlikler ve tartışmalar devam etmektedir. Yaşanan bu büyük kaymanın ardından yürütülmesi gereken soruşturmalar hakkında ise tutarlı bir izahat getirilmemiştir. İliç faciasının boyutlarını ve ağırlığını gözler önüne seren bir de kitap kaleme alınmıştır.

Milli Parklar Risk Altında

Tüm bu olumsuzluklara rağmen, ülkemizin maden yataklarını içeren katalogların hazırlanarak resmen yabancı yatırımcılara sunulması, akıl sır erdirmesi güç bir durumu işaret ediyor. Yaşanan onca felakete rağmen İliç altın madeninin yeniden faaliyete geçirilmesinin gündemde olduğu bildiriliyor. Daha da vahimi, korunması gereken milli parklarımızın bile feda edildiği ve elden çıkarılmak üzere hazırlıkların başlatıldığı anlaşılmaktadır.

Sömürge Madenciliği ve Çevresel Yıkım

Maden ruhsatı alan firmaların, ayrıştırma işlemlerini yoğun asit kullanımıyla gerçekleştirdikleri bilinmektedir. Bu amaçla kurulan devasa asit göletleriyle ekolojik dengenin tahrip edildiği inkar edilemez bir gerçektir. Bu tür “acımasız” tabir edilebilecek yöntemler, uzmanlar tarafından “sömürge madenciliği” olarak adlandırılmaktadır. Ağır asit tüketimiyle işlenen topraklar, adeta bir “kaybedilmiş vatan toprağı” gibi akıbetine terk edilmektedir. Verilen izin belgelerinde, arama faaliyetleri sonrasında arazinin özgün durumuna döndürülmesi şartı koşulsa dahi, meydana gelen yıkımın onarımı ne yazık ki imkansızdır.

ÇED Raporları ve Hukuki Mücadeleler

Maden ruhsatı için firmalardan Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporu talep edilmektedir. Ne var ki çoğu firmanın, “ÇED raporu gerekli değildir” şeklinde bir raporla meseleyi hallettikleri bilinmektedir. Bu duruma karşı yöresel dernekler ve çevre halkı tarafından kararın iptali amacıyla hukuki süreçler başlatılmakta ve “çevresel etkilerin telafisi güç veya imkansız olabileceği” gibi son derece tutarlı gerekçelerle yürütmeyi durdurma kararları verilmektedir. Bu bağlamda, ÇED raporlarını hazırlayanlar ve açılan davalara ret görüşü bildiren bilirkişilerin sorgulanması gerektiği düşünülmektedir. Zira hiçbir şekilde uygun olmayan bölgeler için dahi “ÇED raporuna gerek yoktur” şeklinde raporlar düzenlendiği görülmektedir.

Verilen ruhsatlar kapsamında sık sık doğa katliamının pek çok örneğiyle karşılaşılmaktadır. Maden sahası açmak amacıyla binlerce ağaç kesilmekte veya verimli tarım arazileri işlevsiz hale getirilmektedir. Ayrıca, maden yöresindeki halkın yaşam tarzı da menfi yönde etkilenmektedir. İliç örneğinde tarım ve hayvancılıkla geçinen yöre halkı, durumun gerçek ağırlığını ve tehlikesini tam olarak kavrayamadığı için, madencilikteki ücretli çalışma cazibesine kapılarak nesiller boyu süregelen yaşam biçimlerini terk etmiştir.

Hassas Bölgelerdeki Madencilik Tehditleri

Akla gelmeyecek hassas bölgelere dahi maden ruhsatı verildiği gözlenmektedir. Ülkemizin akciğerleri niteliğindeki Kaz Dağları bile bu kapsamda değerlendirilmiş ve binlerce ağaç kesilmiştir. Yakın zamanda Cumhuriyet gazetesi (26.02.2026) tarafından belirtildiğine göre, Çanakkale’de Atikhisar Barajı’na sadece 4.5 km mesafedeki bir alanda altın, gümüş ve bakır üretimi için ÇED süreci başlatılmış olup, 3878 hektarlık bir alanda siyanür kullanılarak maden arayışının planlandığı ifade ediliyor. Söz konusu alan, Çanakkale’nin yegane içme suyu kaynağı olan Atikhisar Barajı’na 4.5 km, Işıkeli göletine 3.4 km ve Kuşçayırı köyüne 1.5 km uzaklıkta bulunmaktadır. Çevre için ciddi riskler barındıran bu girişimi durdurmak veya engellemek amacıyla Kaz Dağları Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, yoğun bir çaba harcamakta, ilgili tüm çevre örgütleri ve bölge halkını seferber etmeye gayret etmektedir. Bu denli ağır bir projeye yargının müdahale etmesi elzem görünmektedir, zira benzer durumlarda alınan durdurma kararları için yeterli dayanak fazlasıyla mevcuttur.

Verilen ve devam eden maden izinleriyle ülkenin ormanları, tarım alanları ve meraları tahrip edilmekte, halkın yaşam alanları daraltılmaktadır. Doğaya bu denli “acımasız” bir müdahalenin, ülkenin geleceği açısından büyük riskler taşıdığı tartışılmaz bir gerçektir.

PROF. DR. KAYA ÖZGEN
İnş. Yük. Mühendisi

Türkiye’nin Maden Ruhsatları ve Çevresel Felaket Endişesi
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter