Tek bir yanlışı örtbas etmek için binlerce doğruyu feda etmek bile yeterli olmayabilir. Geçtiğimiz hafta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), dokuz yıldır cezaevinde bulunan Osman Kavala’nın davasını ele aldı. Bu duruşma, Türkiye’deki hukukun ve özelde Boğaziçi Üniversitesi’nin içinde bulunduğu durumu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren çarpıcı anlara sahne oldu.
Boğaziçi Dekanının Savunması ve Yargının Durumu
Durumun genel çerçevesini şu şekilde çizebiliriz: Boğaziçi Üniversitesi’ni yıpratmak amacıyla üniversiteye çok sayıda yeni kadro alınması gerekiyordu. Bu doğrultuda, üniversitenin geçmişinde bulunmayan bir Hukuk Fakültesi’nin kurulmasına karar verildi. Bu yeni fakülteye atanan dekan Ali Emrah Bozbayındır, AİHM’de Kavala’ya karşı savunma yapmakla görevlendirildi. Bozbayındır, protesto hakkının “darbe” olarak nitelendirilmesinin, AİHM veya Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarının uygulanmamasının, bir milletvekili hakkındaki tahliye kararının yok sayılmasının, bu kararı veren AYM hâkimleri hakkında suç duyurusunda bulunulmasının ve hatta bir siyasetçinin hâkim yapılarak karar vermesinin hukuka uygun olduğunu savunmak durumunda kaldı. Bu tablo, ülkemizdeki hukukun ve Boğaziçi Üniversitesi’nin içinde bulunduğu durumu adeta özetliyordu.
Ancak, o duruşmada öyle kritik bir an yaşandı ki… Mahkeme görüntülerinde dikkatle not aldığım bu an, konuyu hem 2020 hem de 2023’te detaylarıyla kaleme aldığım Gezi davasının ilk yargılamasındaki beraat kararından sonra yaşananlarla ilgiliydi. Dekan Bozbayındır, ister bilerek ister bilmeyerek olsun, AİHM huzurundaki duruşmada açık bir gerçeği saptırdı.
Gezi Davası’ndaki Tarihi Beraat Kararı
Yaşananları, yeni detaylarla en baştan ele alalım. Gezi davasının ilk yargılaması, hâkim Galip Perk başkanlığındaki heyet tarafından yürütülüyordu. Bu heyet, 18 Şubat 2020 tarihinde tarihi nitelikte bir karara imza attı: Beraat!
Gerekçeli kararında tüm ayrıntılarla izah ediliyordu ki:
Kararda, Gezi olaylarının başlangıçta doğa koruma eksenli bir protesto niteliğinde olduğu, ancak sonradan şiddet eğilimli grupların karışmasıyla hükümeti hedef alan bir eyleme dönüştüğü belirtilmişti.
Delillerin İncelenmesi ve Gerçekler
İşte hukuk burada devreye giriyordu. Mevcut delilleri değerlendiren yargıçlar; Osman Kavala başta olmak üzere bugün hapiste bulunan sanıkların, eylemin şiddete dönüşmesine ve ülke çapına yayılmasına dair somut herhangi bir kanıtın olmadığını belirledi. Özetle, Gezi Parkı olaylarında şiddet yoluyla hükümeti devirme amacı güdenler var olsa bile, bunların ne Osman Kavala ne Can Atalay ne Çiğdem Mater ne Tayfun Kahraman ne de Mine Özerden olmadığı sonucuna varıldı.
Karar, soruşturma safhasındaki belgelerin, Emniyet’ten Nazmi Ardıç, savcılıktan Muammer Akkaş ve hâkimlikten Süleyman Karaçöl gibi FETÖ mensupları tarafından hazırlandığını ortaya koyuyordu. Dosyanın UYAP kaydının bulunmadığı ve sürecin usulsüz bir şekilde yürütüldüğü ifade edildi. Bu FETÖ’cü ekip, toplam 53 adet dinleme ve teknik takip kararı vermişti. Üstelik, sanıkların suçlandığı madde, o tarihte dinleme kararı verilebilecek katalog suçlar listesinde yer almıyordu. Bu da dinlemelerin yasa dışı olduğu anlamına geliyordu. Dolayısıyla, asıl suçlu konumunda olanlar, sanıkları dinleyen FETÖ bağlantılı polisler, savcılar ve hâkimlerdi.
Ayrıca, bazı sanıkların aynı eylem nedeniyle daha önce asliye ceza mahkemelerinde yargılanarak beraat ettiği ve kararın kesinleştiği belirtildi. Bu durumda, aynı konuda yeniden dava açılması yasal olarak mümkün değildi.
Bir de… En büyük suçlama konularından biri olan Dolmabahçe’deki çalışma ofisinin işgal girişimi eylemi de yargıya taşınmıştı. Çarşı grubu bu suçlamayla yargılanmış ve beraat etmişti.
Diyelim ki dinleme kayıtları hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş olsun… Buna rağmen, kayıtların hiçbirinde sanıkları suçlayacak tek bir ifadeye dahi rastlanmadı. Osman Kavala’nın konuşmalarında Gezi’deki şiddet olaylarını eleştirdiği, tek amacının Gezi Parkı’nın korunması olduğunu dile getirdiği ve hatta bankalardan para çekilmesini savunan bir kişiye bile ülke ekonomisine zarar vereceği gerekçesiyle karşı çıktığı tespit edildi. Mahkemeye göre Kavala, Gezi olaylarındaki belki de en ılımlı figürlerden biriydi.
Ancak en dikkat çekici nokta şuydu: Mahkeme başkanı, dosyadaki dinleme kayıtlarının asıllarını adli emanetten fiziki olarak istedi. Zira FETÖ mensuplarının kayıtlarda bir saptırma yapmış olabileceği ihtimali vardı. Kâtipler ve müdür, emanet deposunda yaptıkları aramalara rağmen kayıtları bulamadılar. Mahkeme başkanı bu durumu tutanak altına aldırdı.
Mahkeme başkanı, tape’leri sözlü olarak bir başsavcı vekiline sordu. Başsavcı vekili, başka bir dosyada olabileceğini ve araştıracaklarını belirtti. Ancak dokuz sanıktan yalnızca dört tanesine ait kayıtları sunabildiler.
Peki, bu ısrarın sebebi neydi diye soracak olursanız: Sanıklar, bir dinleme kaydında, CIA bağlantılı Ivan Maroviç’i 2011’de Türkiye’ye getirerek Gezi olayları için toplantı yapmakla itham ediliyordu. Mahkeme başkanı kaydı bulup dinlediğinde ise tamamen farklı bir gerçekle yüzleşti. Söz konusu kayıtta, Bilgi Üniversitesi’nde beyin tümörü bulunan bir öğretim üyesinin yerine yeni bir hoca arandığı ortaya çıktı. Hatta, kaydın tamamı dinlendiğinde, Maroviç’in adının Google’da aratılmasıyla CIA iddialarının ortaya çıkması üzerine “Aman çağırmayalım” denilerek bu fikirden vazgeçildiği anlaşıldı.
İşte bu şekilde mahkeme, delilleri titizlikle incelemiş, konunun derinliğine inmiş, FETÖ’cü saptırmaları ayıklamış ve nihayetinde tüm sanıklar hakkında oybirliğiyle beraat kararı vermişti. Yargı, kamuoyundaki algıya değil, somut olgulara dayanarak hareket etmişti.
Beraat Sonrası Yargıya Müdahale
Beraat kararının hemen ardından, hükümete yakın medya organlarında mahkeme başkanı aleyhine “FETÖ’cü” olduğuna dair bir kampanya başlatıldı. Ertesi gün ise HSK (Hâkimler ve Savcılar Kurulu) tarafından soruşturma açıldı. HSK müfettişleri, üç kişilik bir heyetle mahkeme başkanı Galip Perk’in durumu üzerine inceleme başlattı. Yapılan soruşturma sonucunda, Perk’in FETÖ ile hiçbir ilişkisinin bulunmadığı, herhangi bir etki altında karar vermediği ve menfaat karşılığı hareket etmediği yönünde bir rapor hazırlanarak HSK’ye sunuldu. Galip Perk’in haklılığı teyit edilmişti.
Ancak edinilen bilgilere göre, HSK müfettiş raporunu, Perk’in telefon kayıtlarının eksik incelendiği gerekçesiyle iade etti. Başmüfettişlik, Perk’in tüm telefon görüşmelerini tekrar inceleyerek 2013 yılında komşusuyla yaptığı bir konuşma hakkında ek savunma talep etti. Perk, bu görüşmeyi izah etti ve dosya yeniden HSK’ye gönderildi. Ancak, aradan geçen süreye rağmen Galip Perk’e halen herhangi bir sonuç tebliğ edilmiş değil.
Zamanaşımına Rağmen Süren Soruşturma
İşin ilginç yanı, ilgili mevzuata göre bu tür soruşturmalar beş yıllık zamanaşımı süresine tabidir. Aradan altı yıl geçmesine, yani zamanaşımı süresi dolmasına rağmen, HSK tarafından Perk’e bildirilmiş bir karar bulunmuyor.
Dekan Bozbayındır’ın Çarpıtılmış Savunması
Geçtiğimiz haftaki AİHM duruşmasında, bu olaya ilişkin olarak AİHM hâkimi, özetle, “Beraat kararı veren heyete soruşturma açıp disiplin cezasıyla karşı karşıya bıraktığınız iddiaları hakkında ne düşünüyorsunuz?” şeklinde bir soru yöneltti. Dekan Bozbayındır ise bu soruya özetle, “Hâkimimiz, ihsası rey niteliğindeki beyanları sebebiyle soruşturuldu; ancak şu anda görevine devam etmekte olup herhangi bir disiplin cezası almamıştır” cevabını verdi.
Bozbayındır’ın bu yanıtı iki temel noktada gerçeği saptırıyordu. Mahkeme Başkanı Perk aleyhindeki “ihsası rey” suçlaması, ceza vermeyeceğini değil, vereceğini söylediği üzerine kuruluydu. Yani Perk’in, iddiaya göre “Ceza vereceğim” demesine rağmen bu cezayı vermediği öne sürülüyordu ki bu durum “ihsası rey” tanımına uymamaktadır.
Diğer yandan, Perk hakkındaki soruşturma henüz sonuçlanmış değildi. Bozbayındır, soruşturmanın devam ettiğini belirtmek veya yaşananları tüm açıklığıyla anlatmak yerine, hiçbir disiplin cezası almadığını ifade etti. Özetle, mahkeme başkanı hakkında “ihsası rey” iddiasında bulunurken, belki de kendisi yargıyı etkileme potansiyeli taşıyan bir beyanda bulunmuş oluyordu!
Gezi davasında beraat kararı verdiği için altı yıldır soruşturulan hâkim Galip Perk, kendi soruşturmasının akıbetini HSK’den değil, AİHM’de savunma yapan Boğaziçili dekandan öğrenmek durumunda kaldı! Şimdi gelin de Adalet Bakanı’nın söylediği gibi “Burası bir hukuk devleti” diyebilin! Bir yanlış için mücadele ederken, kişi tüm doğrularını feda etmek zorunda kalabilir.

