Son dönemde Ortadoğu’daki gerilimin gölgesinde Türkiye, beklenmedik ve endişe verici olaylarla yüzleşiyor. Başlangıçta Hatay, Gaziantep, Mersin ve Adana topraklarına düşen “füze artıkları” nedeniyle bir tedirginlik yaşanmış, İran yönetiminin “Vallahi billahi”li ifadelerle verdiği güvencelerle ülkemizi yönetenler bir nebze rahatlamıştı. Ancak “patlayıcı” taşıyan bu davetsiz misafirlerin ardı arkası kesilmedi, hatta tehdidin boyutu doğrudan ülkemizin denizlerini de kapsayacak şekilde genişledi.
Tehdidin Artan Boyutu ve İlk İşaretler
Yakın zamanda Ordu’nun deniz kenarındaki ilçeleri Ünye ve Fatsa sahillerine vuran iki “insansız hava aracı”nın parçaları ele geçirildi. Ancak daha da ciddi bir gelişme, “Pergamon Denizcilik” isimli bir firmaya ait “Altura” adlı 140 bin ton kapasiteli Türk tankerinin makine dairesinde önceki gün İstanbul Boğazı’nın 14 mil (27 km) açığındayken bir patlama meydana gelip geminin hasara uğramasıydı. Bu olay, İsrail/ABD ile İran arasında 28 Şubat 2026 günü sabah erken saatlerde başlayan savaşın ülkemizle şaka yapmadığını inkar edilemez bir şekilde ortaya koydu.
Erdoğan’ın Açıklamaları ve Türkiye’nin Politikası
İlginçtir ki, bu bilgilerin yayımlandığı günkü gazetelerde, AKP Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan, İsrail-İran savaşı nedeniyle bölgede oluşan krize dikkat çekerek şu ifadeleri kullandı: “Partimize oy versin veya vermesin, milletimiz bu fırtınalı dönemde Allah’a hamdediyor. İyi ki Türkiye’yi AK Parti yönetiyor.”
Şurası kabul edilmeli ki, İsrail-İran savaşı başladığından beri Türkiye’nin izlediği serinkanlı ve temkinli dış politikaya yönelik ülkeden herhangi bir şikayet sesi duymadık. Bunu biz de “ihtiyatla” AKP iktidarının hanesine olumlu bir puan olarak kaydedebiliriz. Ancak burada aceleye ne lüzum var? Henüz söz konusu savaşın yalnızca prelüdlerini, yani giriş bölümlerini dinliyoruz.
Gerçek Bir Tercih mi, Gafil Bir Yönetim mi?
Üstelik, benim “serinkanlı ve temkinli” olarak nitelendirdiğim bu durumun bilinçli bir tercihe mi dayandığı, yoksa etrafındaki gerçekleri ve tehlikeleri görmekten aciz bir anlayışın getirdiği duygusuz, öngörüsüz ve gafil bir yönetim anlayışının doğurduğu yalancı bir huzurun sonucu mu olduğu sorusuna henüz bir yanıt bulmuş değiliz. Gelecek ne gösterecek, bilemiyoruz.
Uluslararası Tepkiler: Sessizlik ve Telaş
Çin Halk Cumhuriyeti, bu savaşla ilgili henüz hiçbir yorum yapmadı. Ne ABD’nin savaşı başlatıcı aktörlerden biri olmasını eleştirdi ne de İsrail’in Anadolu’nun da yarısını içine alan “Büyük İsrail” rüyasından bahsetti. Batılı ülkelerin neredeyse tamamı, sadece İspanya’nın dürüst ve cesur bir tavırla pozisyonunu açıklaması haricinde, adeta kulaklarının üstüne yatıp uyuyormuş gibi davrandı.
Buna karşılık, savaş alanının doğusunda kalan Hindistan, Pakistan, Endonezya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda gibi ülkelerden ise sürekli olarak “Benzin karneye bağlandı, ilaç satışlarına kota uygulaması başladı” gibi endişe verici haberler geliyor. Eğer ortalık gerçekten sakinse, bu ülkeleri yönetenler neden bu denli telaşlı bir tutum sergiliyor?
Tarihsel Bir Mukayese ve Kadirşinaslık Meselesi
Şunu unutmamak gerekir ki, Erdoğan, 1 Eylül 1939’da başlayıp beş buçuk sene sonra 9 Mayıs 1945’te yaklaşık 50 milyon cana mal olduktan sonra sona eren İkinci Dünya Savaşı’ndan Türkiye’yi tek mermi bile atmadan çıkaran İkinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’den hiçbir zaman “iyi” bir ifadeyle söz etmemiştir. Hatta uygun olup olmadığına aldırış etmeden onu “iki ayyaştan biri” (diğeri tahmin edileceği üzere Atatürk’tür) olarak nitelendirir.
Uygarlığın en belirgin göstergelerinden biri, “kadirşinas” olmaktır.

