1. Haberler
  2. Gündem
  3. İran: Batı’nın Yanılsaması, Tarihsel Bellek ve Stratejik Direniş

İran: Batı’nın Yanılsaması, Tarihsel Bellek ve Stratejik Direniş

Batı'nın rasyonellik beklentisinin aksine İran, tarihsel hafıza ve rejim bekası adına krizlerde geri adım atmayarak stratejik riskler alıyor.

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Batı dünyası, İran’ın mevcut krizler karşısında neden geri adım atmadığını sorgularken, bu durumu genellikle “mantık dışı” bir davranış olarak yorumlama eğilimindedir. Ancak, asıl mantık dışı olanın, İran’dan böyle bir beklentiye girmek olabileceği ihtimali göz ardı edilmemelidir. Tahran’ın adımları, yalnızca anlık maliyet hesaplarıyla değil, derin bir tarihsel bellek, geçmişin travmaları ve gelecekteki çözülme endişesiyle şekillenmektedir.

İran’ı Anlamak: Hafıza, Rejim ve Rasyonellik

İran’ı sadece güncel rejimiyle, liderleriyle ve kriz başlıklarıyla okumak, bir ülkeyi değil, yüzeysel bir konuyu analiz etmek anlamına gelir. Halbuki İran, basit bir başlık olmaktan öte, köklü bir hafızanın taşıyıcısıdır. Tahran yönetiminin verdiği her karar, sadece bugünün fayda-maliyet dengesiyle değil, geçmişte yaşanan kırılmalar ve gelecekteki olası bir dağılma korkusuyla birlikte alınır.

1979 Devrimi ve “Bir Daha Asla Dizayn Edilmeme” Hedefi

1979’da İran’da yaşanan olaylar, yalnızca bir devrim olmanın ötesinde, ülkenin yönünü tamamen değiştiren, eski düzenle bir kopuşu ve reddedişi simgeleyen bir dönüm noktasıydı. İran halkı sadece bir şahı devirmekle kalmadı; aynı zamanda ülkenin bağımlılık ilişkisini, yönelim biçimini ve dış politika reflekslerini de kökten değiştirdi. Bu nedenle, günümüz İran’ını sadece “İslam Cumhuriyeti” olarak tanımlamak eksik kalır. Zira bu yapı, aynı zamanda “bir daha dışarıdan dizayn edilmeme” hedefine dayalı, derin bir savunma psikolojisinin ürünüdür.

Bu bağlamda, İran’ın sergilediği sert duruş sadece ideolojik bir inattan ibaret değildir; aynı zamanda öğrenilmiş bir reflekstir. Travmatik bir deneyimin tekerrürünü engelleme çabasıdır. Psikolojide, bir kez yaşanan olayın, ikinci kez yaşanma ihtimali nedeniyle çok daha büyük bir korkuya dönüştüğüne dair bir görüş vardır. İran’ın dış politika yaklaşımı da kısmen bu prensip doğrultusunda işlemektedir.

Batı’nın Rasyonellik Algısı ve İran’ın Farklı Tanımı

Batı’nın İran’ı anlamakta zorlandığı yer, aslında en basit görünen ‘rasyonellik’ kavramıdır. Zira Batı, mantıklı davranışı hala bir maliyet-fayda analizi üzerinden tanımlar: Kayıp ne kadar, kazanç ne kadar… Risk büyürse geri adım atılır. Bu denkleme göre, İran’ın çoktan geri adım atmış olması beklenirdi. Ancak bu gerçekleşmiyor. İşte tam da bu noktada analiz yetersiz kalıyor. Çünkü İran için rasyonellik, maliyetleri minimize etmek değil, zayıflığın dışarıdan görünür hale gelmesini engellemektir ve bazen bu iki yaklaşım taban tabana zıt düşebilir.

İran’ın günümüzde daha açık, daha riskli ve daha görünür hamleler yapması bir tercih değil, aksine bir sıkışmışlığın neticesidir. İran için caydırıcılık artık sadece karşı tarafı engellemekten ibaret değildir; aynı zamanda ülke içinde “kontrol hala bizde” mesajını iletebilmeyi de kapsar. Bu mesajın yitirilmesi durumunda, sorun sadece dış meselelerle sınırlı kalmaz, ülke içine de sirayet eder. Bir devlet için en kritik an, dışarıdan gelen tehdidin içeride bir güvensizlik hissine evrilmeye başladığı zamandır. İran bu eşiğin bilincindedir. Bu nedenle, attığı adımlar dışarıdan riskli gibi algılanabilse de, içeriden bakıldığında, risk almamak çok daha büyük bir risk teşkil etmektedir.

Netice itibarıyla, ilginç bir paradoks ortaya çıkmaktadır: Batı, İran’ı risk aldığı için mantıksız bulurken, İran ise risk almadığı takdirde daha büyük bir çöküş olasılığı öngördüğü için riskli adımlar atmaktadır. Aynı gerçeklik, iki farklı mantık yürütme biçimiyle yorumlanmaktadır.

Jeopolitik Konum, Enerji ve Bölgesel Etki

İran konusu, hiçbir zaman yalnızca İran’ı ilgilendiren bir mesele olmamıştır. Bu coğrafya, sadece ideolojilerin değil, aynı zamanda küresel enerji akışının da merkezindedir. Bugün tecrübe edilen gerilim bu sebeple basit bir sınır ötesi çatışma olarak değerlendirilemez. Hürmüz Boğazı’ndan geçen her tanker, sadece petrol taşımakla kalmayıp, küresel düzenin kırılgan yapısını da üzerinde barındırmaktadır. İran’ın elindeki en büyük avantajlardan biri coğrafyasıdır. Çünkü coğrafya, bazen ordulardan çok daha etkili bir güç olabilir.

Günümüzde savaşın etki alanı genişledikçe, sonuçları da aynı oranda yayılmaktadır. Enerji altyapılarına yönelik tehditler, boğazların kapatılması, enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar… Bunların her biri başlı başına birer psikolojik baskı unsurudur. Zira modern çağda enerji, sadece bir kaynak değil, aynı zamanda bir güvenlik algısıdır.

İran’ın bu denklemedeki rolü bu yüzden hayati önem taşımaktadır. Zira İran, sadece direniş gösteren bir aktör değil, aynı zamanda mevcut dengeyi altüst etme kapasitesine de sahip bir güçtür. Bu kapasite, onu daha tehlikeli kılmaktan ziyade, daha da vazgeçilmez hale getirmektedir. Batı’nın İran ile kurduğu ilişkinin bu denli karmaşık olmasının temel sebebi de budur. İran’ı dışlamak kolay görünse de, onu tamamen etkisiz hale getirmek neredeyse olanaksızdır.

Nükleer Kapasiteye Bakışta Çifte Standartlar

İsrail’in nükleer kapasitesi hakkında yıllardır uyguladığı “ne onaylama ne de reddetme” politikası, Ortadoğu’daki en belirgin çifte standartlardan birini gün yüzüne çıkarmaktadır. Tel Aviv yönetimi bu konuda resmi olarak sessizliğini korusa da, Dimona tesisinin 1950’lerin sonlarından itibaren İsrail’in nükleer programında kilit bir rol oynadığı, artık yeni bir iddia olmaktan ziyade, onlarca yıldır uzman raporlarında ve uluslararası analizlerde kabul görmüş bir gerçektir. İsrail, nükleer silaha sahip olduğunu doğrudan kabul etmese de, “tekstil fabrikası” adıyla yürüttüğü faaliyetlerle 80 ila 200 arası savaş başlığına sahip olduğu genel kabul görmektedir.

Ancak İran söz konusu olduğunda ise adeta kıyamet kopmakta; füze menzilinden uranyum zenginleştirmeye kadar her konu küresel bir alarm halini almaktadır. Aynı küresel aktörler, İsrail’in, Pakistan’ın ve Hindistan’ın sahip olduğu nükleer kapasitelere karşı sessiz kalmayı tercih edebiliyor. Burada belirleyici olan sadece teknik kapasite değil, aynı zamanda coğrafi konum ve siyasal statüdür. İran’ın elinde uranyum bulunmasının istenmemesinin temelinde, İsrail’e olan yakınlığı ve bu kapasitenin bölgede yaratacağı doğrudan etki yatmaktadır.

Pakistan ve Hindistan: Dengeli İlişkiler ve Stratejik Önem

Öte yandan, Pakistan ve Hindistan, küresel sistemle belli bir uyum içinde hareket eden ancak tam anlamıyla teslimiyet göstermeyen aktörlerdir. Bu iki ülkede ne NATO üssü ne de Amerikan askeri varlığı bulunmaktadır. Ayrıca Çin’e de bağımlı değillerdir. Hem ABD hem de Çin ile dengeli ilişkiler sürdürebilme yeteneğine sahiptirler. Özellikle Hindistan, günümüzde nüfusuyla Çin’i geride bırakmış ve ekonomik potansiyeliyle gelecekte onunla rekabet edebilecek bir güç olarak kabul edilmektedir. Bu durum, söz konusu ülkelerin sadece bölgesel değil, küresel ölçekteki stratejik önemini de artırmaktadır.

Bu iki ülkenin jeostratejik pozisyonu da oldukça belirleyicidir. Çin’in Amerika Birleşik Devletleri için ne anlama geldiği zaten malumdur. Pakistan ve Hindistan’ın Çin ile olan yakınlığı, Washington için ayrı bir stratejik önem arz etmektedir. Pakistan’ın nükleer kapasiteye sahip olmasına sessiz kalınması, yalnızca İsrail’e olan mesafesiyle açıklanamaz; aynı zamanda Çin ile olan yakınlığı da bu durumda kritik bir rol oynamaktadır.

Elbette, bu kapasitenin doğrudan bir bölgesel tehdit oluşturmaması da etkili bir faktördür. Pakistan, ideolojik bir yayılmacılık iddiasıyla hareket etmezken; Hindistan ise zaten tamamen farklı bir siyasal ve tarihsel bağlamın neticesidir. Buna karşılık, İran hem jeopolitik konumu hem de rejim yapısı nedeniyle çevresinde daha doğrudan bir baskı ve etki alanı yaratmaktadır. 1979’dan beri “uydu” statüsünü reddederek kendi yolunu ve çizgisini korumayı tercih etmiş bir ülkedir. İslam Cumhuriyeti kimliği, bölgesel nüfuz arayışı ve Şii eksenli etki kapasitesi, Batı’da farklı bir tehdit algısı oluşturmaktadır. İşte tam da bu sebeple, bir ülkenin kapasitesi “stratejik belirsizlik” adı altında normalleştirilirken, diğerinin benzer arayışı doğrudan “küresel tehdit” olarak lanse edilmektedir.

İran’ın Direniş Refleksi ve Bölgesel Nüfuzu

İran rejimi elbette eleştirilebilir; hatta şiddetli biçimde eleştirilmesi de gerekebilir. Ancak aynı zamanda şu gerçeği de kabul etmek şarttır: 1979’dan bu yana dışarıdan belirlenen rotaya tamamen boyun eğmeyi reddetmiş, bedelini ödeyerek de olsa kendi karar alma alanını muhafaza etmeye çabalayan bir devlet refleksi mevcuttur. Bu coğrafyada Amerika Birleşik Devletleri ile en belirgin mesafeyi koruyan ülke İran’dır. Körfez bölgesindeki birçok ülke Amerikan askeri varlığına izin verirken, İran bu çizginin dışında kalmayı seçmiş ve bu amacına ulaşmıştır.

İsrail’in sert müdahale stratejisi uygulamaya konulduğunda, ilk etapta temel beklenti, İran içinde hızlı bir çözülmenin yaşanacağı yönündeydi. Acımasız saldırılar düzenlendiğinde, liderler ortadan kaldırıldığında halkın sokağa dökülüp rejimi değiştireceği düşünülüyordu; ancak bu gerçekleşmedi. Şimdiye kadar gözlemlenen tablo bunun tam tersini göstermektedir: Dış baskı arttıkça İran toplumunun daha fazla kenetlendiği ortaya çıkmaktadır. Bu durum, İran’ın tarihsel refleksleriyle de örtüşmektedir.

İran, bu süreçte yalnızca askeri bir direnç sergilemekle kalmıyor; aynı zamanda bölgedeki varlığını ve nüfuzunu da bir kez daha hatırlatmaktadır. Körfez’de yükselişe geçen finansal ve mimari gücün karşısında, daha kadim ve köklü bir devlet aklının hala sahada etkin olduğunu gözler önüne sermektedir. Günümüzde Hürmüz Boğazı’nın anahtarının İran’ın elinde bulunması gerçeği, Körfez’deki o görkemli kulelerin ardında yatan güvenlik algısını bir anda tartışılır kılmaktadır. Zira o yüksek yapıların gölgesinde, yanı başlarında İran gibi somut bir gerçeklik durmaktadır.

Bu gerçeği sadece onlar değil, biz de derinden hissediyoruz. İran’ın Türkiye’ye doğalgaz ihracatını durdurması, coğrafi yakınlığın ve enerji akışındaki kırılganlıkların ne denli hızlı ve somut sonuçlar doğurabileceğini açıkça göstermiştir.

İran: Batı’nın Yanılsaması, Tarihsel Bellek ve Stratejik Direniş
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter