Savaşların yıkıcı sonuçları her zaman en çok masum vatandaşların yaşamlarına mal olurken, stratejik masa başında oturanlar için çatışmalar genellikle bilgisayar oyunlarındaki sanal mücadelelerden farksızdır. Bu soğuk hesaplar, jeostratejik, jeopolitik ve jeoekonomik çıkarlar etrafında şekillenirken, halkın ve bireylerin kaderi çoğu zaman göz ardı edilir. İnsani duygulardan yoksun savaş çığırtkanları adeta birer robot misali hareket ederken, gerçek halkçılar ve toplum odaklı bireyler yalnızca halkın refahını ve geleceğini düşünürler.
Savaşın Acımasız Yüzü ve Atatürk’ün Perspektifi
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, savaşın en sert gerçeklerini bizzat tecrübe etmiş liderlerdendir. Trablusgarp’tan Şam’a, Edirne’den Diyarbakır’a, Muş’tan Bitlis’e, Nablus’tan Eskişehir’e, Afyon’dan Kütahya’ya ve Uşak’a dek birçok cephede savaşlara komuta eden bir asker olarak, milletin varlığı tehlikeye girmediği ve zorunlu olmadığı sürece savaşın bir cinayet olduğunu net bir dille ifade etmiştir. Atatürk’ün bu derin görüşüne göre, savaşlar oligarşik güçlerin kendi iktidarlarını muhafaza etme aracı değil, sadece bir milletin yok oluşunu engellemek amacıyla ve ancak tüm milletle birlikte verilmesi gereken kaçınılmaz bir mücadeledir. Zaferle sonuçlanan savaşların ardından Türkiye Cumhuriyeti’ni inşa eden büyük önder, “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesiyle dünya tarihine kalıcı bir iz bırakmıştır.
Barışın Değerini Bilen Lider: İsmet İnönü
Barışın gerçek kıymetini en iyi, savaşın zorluklarını yaşamış olanlar kavrar. Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü de, hem Birinci Dünya Savaşı hem de Kurtuluş Savaşı cephelerinde yıllarını geçirmiş bir devlet adamı olarak bu gerçeğin canlı bir timsalidir. Bu deneyimleriyle İnönü, yaklaşık 50 milyon insanın hayatını kaybettiği İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’yi diplomasi yoluyla çatışmanın dışında tutmayı başarmıştır.
Ortadoğu’da Derinleşen Çatışma: İran Bağlamı
Bugün Ortadoğu’da yaşanan gerilimin kökenleri, ABD ve İsrail’deki emperyalist ve faşist hükümetlerin İran’a yönelik saldırılarıyla başladı. Bu çatışma, İran’daki teokratik diktatörlüğün Körfez’deki diğer ülkelere saldırması ve stratejik Hürmüz Boğazı’nı işgal etmesiyle bölgesel çapta yayıldı.
Halkının büyük çoğunluğunun desteğini yitiren İran rejimi, ABD ve İsrail’in saldırılarını bir fırsat bilerek halk desteğini artırma çabasına girdi. Ancak yönetim, bu desteği henüz istenen düzeyde elde edemedi. Şayet ABD ve İsrail, sivil halkı doğrudan etkileyecek altyapı tesislerini hedef almaya devam eder ve savaşın uzaması sivil kayıpları artırırsa, rejime muhalif olan önemli bir İranlı kesimin dahi hükümet saflarında kenetlenmesi riski mevcuttur. Bu durum, İran’daki teokratik ve oligarşik yönetimin varlığını kolayca sürdürmesine olanak tanıyacaktır. İşte bu nedenle, İran yönetimi ABD ve İsrail ile bir ateşkes veya barış anlaşması yapma arayışında değildir.
Benzer şekilde, ABD ve İsrail için de, hava kuvvetlerinin ve hava savunma sistemlerinin tamamını, deniz kuvvetlerinin tamamını, füze altyapısının çoğunluğunu ve nükleer araştırma tesislerinin tamamını kaybetmiş olan bir teokratik diktatörlüğün varlığını sürdürmesinde herhangi bir sakınca bulunmamaktadır. Bu karmaşık dinamikler göz önüne alındığında, ABD ve İran’ın, Pakistan hükümeti aracılığıyla birbirlerine “barışın sağlanması” için kabul edilemez koşullar sunmuş olmaları şaşırtıcı değildir.
İran Rejiminin Kökenleri ve Devrim Muhafızları’nın Gücü
İran’daki teokratik diktatörlük, Ayetullah Humeyni tarafından 1979 yılında, Türkiye, Irak ve Fransa’da CIA’in gözetimi altında örgütlenerek kurulmuştur. Humeyni, iktidara gelir gelmez ilk icraatı olarak, kapitalizme ve emperyalizme karşı mücadele eden binlerce sosyalisti ve komünisti idam ettirmiştir. CIA’in Humeyni hükümetine ilettiği iddia edilen listedeki sosyalistler ve komünistler de bu infazlar arasında yer almıştır.
İran’daki mevcut yönetimi ve rejimi anlamak için “İran Devrim Muhafızları” adlı örgütün iç yapısını kavramak elzemdir. Bu askeri örgüt, aynı zamanda İran ekonomisinin ve yüzlerce milyar dolarlık kurumsal varlığın tamamına yakınını kontrol etmektedir. İran, petrol ve doğalgaz açısından zengin bir ülke olmasına rağmen, halk derin bir yoksulluk içinde yaşarken, bu oligarşik yapının üyeleri toplam refahtan en büyük payı almaktadırlar. Geçtiğimiz Ocak ayında yaklaşık 10 bin İranlı protestocuyu acımasızca katleden bu örgüt, aslında “İran sermaye muhafızları” olarak tanımlanmalıdır.
Filozof Karl Marx’ın “Din halkın afyonudur” sözü bu bağlamda anlam kazanmaktadır. Laik bir devlette dinin halkın afyonu olmaması gerekse de, dinciliğin ve teokrasinin İran içinde ve dışında halkın belirli kesimlerini uyuşturucu bir etkiyle esir aldığı aşikardır!

