Yakın zamanda yaşanan trajik bir olay, derinlemesine bir toplumsal sorunu gözler önüne serdi: bir erkeğin, yıllarca hayat arkadaşlığı yaptığı eşine tabancasını doğrultup tetiğe basması ve ardından bu eylemini polise “kahramanlık” edasıyla anlatmaya gitmesi. Bu yıkımın temelinde bilgisizlik ve her şeyi yok etme güdüsü yatarken, kadim Anadolu topraklarından fışkıran irfan ve duyarlılık geleneğimizle tam bir tezat oluşturuyor. Atalarımızın bu topraklara yerleştiği günden bu yana, sergiledikleri erdemli davranışlar, yetiştirdikleri bilge şahsiyetler ve günümüzde dahi hafızalardan silinmeyen, dile düşmeyen duyarlı şairlerin varlığı, içinde bulunduğumuz bu çelişkiyi daha da belirginleştiriyor.
Günler öncesinde yaşanan bu sarsıcı şiddet olayında, bir kişi cebinden çıkardığı tabancayı yıllardır birlikte olduğu eşine doğrultarak tetiğe bastı. Bu vahim hadisenin kökeninde derin bir bilgisizlik ve adeta her şeyi paramparça etme arzusu yatıyor gibi görünüyor. Dahası, bu korkunç eylemi gerçekleştiren kişi, olay yerini terk ettikten sonra polisi arayıp yaptıklarını adeta bir “kahramanlık” öyküsü gibi aktarma cüretini de gösterdi.
Halbuki bu topraklar, atalarımızın binbir zorlukla gelip kök saldığı, kısa sürede davranışlarından bilgelik ve erdem taşıyan annelerin, babaların, fikir önderlerinin ve eserleri hâlâ dilden dile dolaşan, zihinlerde capcanlı duran duyarlı şairlerin yetiştiği bir coğrafyadır. Bu zengin kültürel miras, bugün karşılaştığımız şiddet ve duyarsızlıkla keskin bir tezat oluşturmaktadır.
Şairlerin Kaleminden Aşk ve Yaşam
Kadim ozanların dizelerinden günümüzün usta kalemlerine uzanan bu derinlikli mirasın bir seçkisi:
“Girdim aşkın denizine bahrılayın yüzer oldum
Geştediben denizleri Hızır’layın gezer oldum
Cemalini gördüm düşte çok aradım yazda kışta
Bulamadım dağda taşta denizleri süzer oldum”
Orhan Veli Kanık: Edith Almera
“İhtimal ki şu an o,/ Brüksel’e yakın/ Bir gölün kenarında/ Edith Almera’yı düşünmektedir./ Edith Almera/ Kafeşantanlarda muhabbet toplayan/ Bir Çigan orkestrasının/ Birinci kemancısıdır/O, kendisini alkışlayanlara/ Selam verirken/ Gülümser/ Kafeşantanlar güzeldir/ İnsan,/ Orada çalışan kemancı kızlara/ Âşık olabilir…”
Nâzım Hikmet: Aşk Mönüsü
“Sen sabahlar ve şafaklar kadar güzelsin/ Sen ülkemin yaz geceleri gibisin/ Saadetten haber getiren atlı kapını/ çaldığımda/ beni unutma/ ah! saklı gülüm/ sen hem zor hem güzelsin”
Melih Cevdet Anday: Seni düşünüyorum Emilia
“Çocukluğunu düşünüyorum Emilia,/ Deniz boyundaki ıssız yolu sabahleyin,/ Hani saçların, atkın uçuşurdu rüzgârda/ Kokusunu duyuyorum bembeyaz gömleğinin,/ Seni kucağıma alıyorum Emilia/ Ben büyüttüm seni, ben yetiştirdim/ Bugüne bu sevdaya/ Toprağım, ekmeğim, kitabım, şiirim/ Sen, ne varsa iyiden, doğrudan yana/ Gözümün nuru, başımın tacı, efendim.”
Özdemir Asaf: Lavinia
“Sana gitme demeyeceğim./ Üşüyorsun ceketimi al./ Günün en güzel saatleri bunlar./ Yanımda kal./ Sana gitme demeyeceğim./ Gene de sen bilirsin./ Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,/ İncinirsin./ Sana gitme demeyeceğim,/ Ama gitme, Lavinia./ Adını gizleyeceğim/ Sen de bilme, Lavinia.”
Cahit Külebi: Hikâye
“Senin dudakların pembe/ Ellerin beyaz,/ Al tut ellerimi bebek/ Tut biraz!
Benim doğduğum köylerde/ Ceviz ağaçları yoktu,/
Ben bu yüzden serinliğe hasretim/ Okşa biraz!
Benim doğduğum köylerde/ Buğday tarlaları yoktu,/
Dağıt saçlarını bebek/ Savur biraz!
Benim doğduğum köyleri/ Akşamları eşkıyalar basardı./
Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem/ Konuş biraz!
Benim doğduğum köylerde/ Kuzey rüzgârları eserdi/
Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır/ Öp biraz!
Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!/ Benim doğduğum köyler de güzeldi,/
Sen de anlat doğduğun yerleri,/ Anlat biraz!”
Duyarlılık Eğitimi: Temel Bir Gereklilik
Eğitim sistemimizde, ilkokul ve ortaokul müfredatında duyarlılığı geliştirmeyi hedefleyen dersler kağıt üzerinde yer alsa da, ne yazık ki bu derslerin gerçek anlamda uygulanmasından söz etmek güçtür. Şiir ise çoğu zaman, bayram törenlerinde sadece yüksek sesle okunan, özünden uzak bir “söz yığını” haline getirilmiş, anlam ve duygusal derinliğinden soyutlanmıştır.
Şayet atalarımızın o sade ama derin anlamlı “Ağaç yaşken eğilir” atasözünün özünü idrak edebilirsek, eğitimin temel amacının, çocukları daha erken yaşlardan itibaren iyiye, doğruya ve gerçek yaratıcılığa yönlendirmenin vazgeçilmez bir gereklilik olduğu aşikâr olacaktır. Bu anlayış, toplumsal duyarlılığı yeniden inşa etmenin anahtarıdır.

